Skip to content

süleyman'ın online defteri

objektif gözlemler, subjektif yorumlar, enteresan tespitler

Menu
  • Anasayfa
  • Ciddi Yazılar
  • Anılar
  • İngiltere ve Göçmenlik
  • Tespitler
  • Hakkımda
Menu

Kimlik Siyaseti, Kategoriler ve Çerçeveleme Üzerine

Posted on July 11, 2026July 11, 2026 by suleyman

Part 1: Kuyunun dibindeki kurbağa, gökyüzünü, kuyunun ağzı kadar zannedermiş

Bazen amatör komedyenleri dinlerim. Geçenlerde de bir komedyeni dinliyordum, o söyleyince zincirleme bir farkındalıkla adını koyamadığım bir problemi kavramlaştırdım. Orada komedyen arkadaşımız, “erkekleri tavlamanın 7 yolu” türünde bir takım videolardan bahsediyor. Sonra bunun üzerine mealen şöyle bir şaka patlatıyor: “erkekleri tavlamanın 7 yolunu nereden buluyorlar ki? Ben düşündüm ve beni tavlamanın ikinci yolunu bile bulamadım. Bir de kaldım, ki o da şu: Hey, sen! Gel!”.

Baktığımız zaman, bu şakanın ciddi bir gerçeklik payı var. Erkeklerin büyük çoğunluğu için az çok ortalama bir kadının sadece ilgisini belli etmesi dahi, tavlanmak için yeterlidir. Peki, bu videoları izleyen yüzbinlerce belki milyonlarca kadın, neden izliyor? Sadece ilgi göstermek yeterliyse, bu neyin çabası?

Cevap dev bir iletişimsizlikten kaynaklı. Aslında iletişimsizliğin kaynağı da kelimelere yüklenen anlam. Yani bir kelime, görünüşte aynı olsa da içerikte başka anlamlara geliyor. Bu örnekte erkek sözcüğü, kendisi de bir erkek olan komedyene göre erkeklerin tamamına yakın bir kısmına denk geliyor. Buna karşın, o videoları ders çalışır gibi izleyen bir genç kız için ise erkek sözcüğü, duygusal/cinsel pazarda var olan ve kişisel kontakt ihtimali olan erkekler içinden statü, para, özgüven ve dış görünüş konusunda ilk %10’luk kısmına tekabül ediyor. Aynı kızın gözünde, geriye kalan %90’lık erkek nüfusu, biyolojik olarak erkek cinsine dahil olsa da, duygusal bir birliktelik yaşamak için uygun değil. Pek çok genç kız, aynı küçük yüzdedeki erkeklere ulaşabilmek adına kıyasıya bir yarış içinde. Çünkü, söz konusu genç kızın yaşam döngüsü içerisinde evlenmeye uygun olduğu süre içerisinde, o yüzdelik dilime girebilen maksimum bir düzine insandan söz edebiliriz. O bakımdan  oldukça ciddi ve zor bir görev ve o kişi denk geldiğinde bütün gereçler hazır olmalı. Aylarca aç kalınması, dış görünüşünü değiştirmek amaçlı tıbbi operasyonlara girilmesi, günlük düzenli olarak ciddi bir bütçenin kozmetik adı altında çeşitli kimyasallara harcanması bu perspektiften bakınca normalleşiyor. Hatta göksel bir takım varlıklardan destek almayı umarak astroloji adı altında falcılık, büyücülük peşinde koşanların oranıda da az değil. Ancak halen o en iyi “erkek”e erişmeye yetmediği durumlarda da, yine çoğu güzel, fit ve astroloji bilgisiyle donanmış olan rakiplerini bertaraf edecek o “7 yönteme”, “5 tekniğe”, “8 ipucuna” fena halde ihtiyacı var.  Kısacası sayın komedyen, kadınların uğrunda aç kalıp ameliyat masalarına yattığı erkek sen değilsin. Sen ve pek çok başka erkek için geçerli olan “sen gel” ifadesinin geçerli olmadığı bambaşka bir erkek havuzu için çabalıyorlar. Sen ise o pazarda olsan olsan bir kötü durum senaryosu, köprüden önceki son çıkış ya da kötünün iyisi olabilirsin.

Burada amacım cinsler arası ilişkileri tartışmak değil. Üzerinde durmak istediğim şey bambaşka bir konu. Aynı görünen, aynı kavramı işaret eden bir sözcüğün, iki taraf için nasıl bir bilişsel temsilde bulunduğunu gözler önüne seren bir örnekle başlamak istedim. Bu türden bir anlam dejenerasyonun yaşandığı kelimelere bakacak olursak ortak özelliklerinden biri büyük insan kategorilerine tekabül etmesidir. Mesela erkekler, kadınlar, İngilizler ya da Çorumlular gibi ifadelerin hepsinin ortak özelliği budur. Yani “erkekler şöyledir” diye bir cümle kuran bir insan, esasen ortak özelliği erkek olmak olan ancak pratikte belki de ihmal edilecek kadar küçük bir yüzdesine tekabül eden bir insan havuzundan bahsediyor. Aslında temel sorun, kendi dünyasındaki “erkekler” ifadesinin, insanlığın yarısına tekabül edecek kadar büyük bir ifade olduğunu unutmanın sorumsuzluğundan ibarettir.

Part 2: Kimlik siyaseti

Geleneksel sol, insanların değiştirebileceği şeylere odaklıydı. Çalışma saatleri, maaşlar, parasız eğitim hakkı, grev hakkı vs. sol siyasetin merkezinde yer alan konulardı. 1968’lerde ABD’den gelen yeni fikirlerle birlikte, 1980’lere geldiğimizde solun ana gündemine giderek insanların doğuştan gelen özelliklerine göre haklarını kategorik olarak savunan bir anlayış yerleşti. Etnik ve dini azınlıkların hakları, kadın hakları ve diğer cinsel azınlıklar bu sürece dahil edildi. 

Bu gelişmeler kuşkusuz postmodern siyasetten bağımsız değildi. Foucault, Derrida ve kısmen Sartre gibi düşünürlerin etkisiyle siyaset giderek iktidar ilişkileri, tahakküm ve kimlikler üzerinden okunmaya başladı. Foucault’nun hemen her toplumsal ilişkinin içine yerleştirdiği iktidar kavramı, Derrida’nın karşıtlıkları söküp yeniden okuyan yaklaşımı ve Sartre’ın sömürgecilik karşıtı siyaseti zamanla oldukça basit bir “ezenler ve ezilenler” şemasına indirgendi. İngilizcede oppressor ve oppressed, yani baskı kuran ve baskılanan kategorileriyle anlatılan bu anlayış, insanları tek tek yaptıkları şeylere göre değil, içine doğdukları gruplara göre değerlendirmeye başladı.

Postmodern progresif ya da sol siyasette bu söylemler zamanla adeta sıradan bir hale geldi. Elbette geleneksel solda da işçi, patron, yoksul ya da zengin gibi kategoriler vardı. Ancak bunlar insanların bireysel düzeyde doğuştan sahip olduğu değil, davranışlarıyla, tercihleriyle ve içinde bulundukları sosyal koşullarla dahil oldukları sınıfsal kategorilerdi. Teorik olarak, bireyler bağlamında eşit doğan insanlar, sınıfsal davranış kalıpları içinde farklı pozisyonlar alıyorlardı. 1980’ler sonrasında öne çıkan kategoriler ise büyük ölçüde doğuştan gelen ya da değiştirilemeyen niteliklere dayanmaya başladı. Ezilen bir ırka, sömürülmüş bir ülkeye, belli bir cinsiyete ya da cinsel azınlığa mensup olmak, ihmal edilebilecek istisnalar dışında insanın tercih hakkının çok kısıtlı olduğu (hatta hiç olmadığı) özelliklerdir.

Böylece, sürekli birtakım kategorilere hak talep eden sol, hem hak talep ederken hem de ötekileştirirken kategorilerle konuşmaya başladı. İnsanlar artık erkek, kadın, beyaz, siyah, Avrupalı, göçmen, homoseksüel, heteroseksüel ya da başka bir kimliğin mensubu olarak görülüyordu. Üstelik çoğu doğuştan gelen bu kategorilere göre kimin ezen, kimin ezilen tarafta yer alacağı da daha en baştan belliydi. Böylece sol, böylece kimin ne olduğunun ve nerede konumlanması gerektiğinin doğuştan belirlendiği tuhaf bir kaderciliğe evrildi. Sadece dar bir gruba referans verilmesi gereken yerde alakasız milyonların “kurunun yanında yaş da yanar” misali meseleye dahil edildiği saçma sapan dil de buradan çıktı.

Dikkat ederseniz, ilk bölümde bahsettiğimle neredeyse aynı şekilde çalışan bir linguistik durum var ortada. Mesela erkeklerin %1’inden bile azına tekabül eden “kadına şiddet uygulayan erkekler”, erkekler adı altında genelleştirilir; ardından mikro kategorinin suçu, bu tür iğrençliklerle bir ilgisi olup olmamasından bağımsız olarak bütün erkeklerin ödemek zorunda olduğu bir günaha dönüştürüldü. Çünkü bu yeni siyaset modeline göre ezilen bir kategori varsa karşısındaki kategori zorunlu olarak ezen taraftır. Bireylerin ne yaptığına değil, hangi kategoriye mensup olduğuna bakılır.

İstatistik bilmeyen bir kısım “sosyal bilim” erbabının buna akademik bir kılıf kazandırmasıyla da mesele katastrofik bir hale geldi. Böylece sıradan bir Fransız Afrika’daki sömürgeciliğin, geçmişte kendisi de büyük ölçüde yoksul ve işçi olan ortalama bir İngiliz ise Tazmanya’da yaşananların bedelini ödemek zorunda bırakıldı. Sömürgeciliği planlayan, finanse eden ve uygulayanlar son derece dar bir zümreyken suç hiçbir alakası olmayan milyarlarca insana dağıtıldı.

Part 3: Bu kimin ne işine yarar?

Peki bütün bunlar kimin işine yarar?

İlk olarak yozlaşmış siyasetçilerin ve irtibatlı çıkar gruplarının. Çünkü insanları ortak çıkarları etrafında bir araya getirmek zorlarşır; onları birbirine düşman kategorilere ayırmak ise son derece kolaydır. Geçim sıkıntısı çeken, kamusal hizmetlerden memnun olmayan, adalet sistemine güvenmeyen milyonlarca insanın aynı masaya oturması tehlikelidir. Buna karşın aynı insanları kadınlar ve erkekler, yerliler ve göçmenler, beyazlar ve siyahlar, dindarlar ve sekülerler diye karşı karşıya getirdiğinizde biriken öfkenin yönü kolaylıkla saptırılabilir. Böyle bir ortamda siyasetçinin hesap vermesine gerek kalmaz. Haksız yere servetini büyüten korporasyonları kimse hatırlamaz. Ekonomi kötü yönetilmiş olabilir, kamu kaynakları belirli çevrelere aktarılmış olabilir, kurumlar çürümüş olabilir, birileri akıl almaz servetler edinmiş olabilir. Ancak toplum yeterince parçalanmışsa bunların hiçbiri asıl gündem haline gelemez. Her grup diğerinin birkaç kelimesini, bir sosyal medya paylaşımını ya da sembolik bir davranışını takip etmekle meşguldür. Siyasetçi ise bu fay hatlarından birini dürter, birkaç hamasi cümle kurar ve yeniden kendi kitlesini tahkim eder.

İkinci olarak gerçek suçluların işine yarar. Suç milyonlarca insanın üzerine dağıtıldığında, onu gerçekten işleyenler kalabalığın içinde kaybolur. Kadına şiddet uygulayan belirli erkekler yerine erkeklik tartışılır. Sömürgecilikten servet edinmiş aileler ve şirketlerin doğrudan devamları yerine bütün bir Avrupalılık suçlanır. Kamu kaynaklarını yağmalayan kişiler yerine herhangi bir sınıfın, bir kültürün ya da bir kimliğin kötülüğünden söz edilir. Böylece sorumluluk somut olmaktan çıkıp anonimleşir. Gerçek suçlu açısından bundan daha kullanışlı ne olabilir? Kendisinin adı anılmaz, yaptığı iş araştırılmaz, elde ettiği kazancın izi sürülmez.

Toplumdaki bu büyük bölünmüşlük hali, bir araya gelmeyi neredeyse imkânsız kılan fay hatlarını yozlaşmış siyaset kurumunun elinde bir oyuncağa dönüştürür. Üstelik fay hattı bir kez oluştuğunda onu kullanmak için büyük bir siyasi zekâya da ihtiyaç yoktur. Doğru yerde birkaç kelime söylemek, eski bir korkuyu hatırlatmak ya da karşı taraftan seçilmiş en saçma örneği bütün grubun temsilcisi gibi göstermek yeterlidir. Böylece siyaset çözüm üretme işi olmaktan çıkar, toplumun sinir uçlarıyla oynama sanatına dönüşür. 

Part 4: Çözüm

Modern hukukun en önemli kazanımlarından biri suçun şahsiliğidir. Bir insan, başka bir insanla aynı cinsiyeti, milliyeti, dini ya da deri rengini paylaştığı için onun suçuna ortak olmaz. Yani, kategoriler suç işlemez; suçu bireyler ya da kurumlar işler. Bir kategoriyi sanık sandalyesine oturttuğunuz zaman gerçek suçluyu bulmak kolaylaşmaz, aksine imkansızlaşır. Çünkü suç, milyonlarca insanın üzerine ince bir tabaka halinde görünmez hale getirilir.

Bu nedenle hem hak, hem de kısıtlama taleplerinin mümkün olduğu ölçüde davranış üzerinden kurulması gerekir. Bir erkek eşine şiddet uyguluyorsa en ağır biçimde cezalandırılsın. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak bunu yapmanın yolu, hayatında kimseye el kaldırmamış milyarlarca erkeği potansiyel saldırgan olarak tanımlamak değildir. Bir kadının şiddet görmeme hakkı, kadın olmasından önce insan olmasından kaynaklanır. Bir erkeğin işlemediği bir suçtan ötürü, zanlı hatta suçlu pozisyonunda bırakılmama hakkı da aynı yerden gelir.

Ya da sömürgecilikle servet edinmiş aileler ve şirketler tespit edilebiliyorsa, elbette bunların tarihsel sorumlulukları konuşulabilir. Hatta elde ettikleri servetin belirli bir kısmı bir fonda toplanıp sömürgeleştirilen ülkelerde altyapı, eğitim ya da sağlık hizmetleri için kullanılması da konuşulabilir. Sonuçta birey ya da kurum bağında organik bir süreklilik var. Ancak dedeleri hayatı boyunca bir fabrikadan diğerine sürüklenmiş sıradan İngilizleri ya da Fransız taşrasında ağır vergiler altında çiftçilik yapan bir aileyi sömürgecilikten suçlu ilan etmek düpedüz geri zekalılıktır. Bu insanların çoğunun sömürgecilik siyasetini belirlemek şöyle dursun, kendi kasabasındaki siyasete dahi kayda değer bir etkisi yoktur, hiç olmamıştır. Sömürgeciliği planlayan, finanse eden ve ondan asıl kazancı sağlayan dar bir zümrenin günahını, yüz milyonlarca insana bölüştürmenin adaletle bir ilgisi yoktur. Tam tersine adaletsizliğin dikalasıdır.

“Biriniz suç işlerse hepiniz suçlusunuz” yaklaşımı,
bir süre sonra “suçlumuzu da vermeyiz” reaksiyonuna neden olacaktır.
Gerisi kaybet-kaybet çıktılı bir oyun.

Üstelik bu tür kategorik suçlamalar, savundukları davaya da zarar verir. Örneğin sömürgecilikten herhangi bir çıkar sağlamamış yoksul bir Avrupalıya doğuştan suçlu olduğu anlatıldığında ise tarihsel bir haksızlığı anlamaya çalışmak yerine savunmaya çekilir. Böylece asıl mağduriyet konuşulamaz hale gelir çünkü tartışma, yapılan haksızlıktan çıkıp kimin hangi kategoriye mensup olduğuna doğru kayar. Bir süre sonra herkes ait olduğu kategoriyi savunmaya başlayacaktır.

Sonuç

Toparlarsak, kimlik siyasetinin en büyük başarısızlığı, insanları ne yaptıklarına göre değil, daha en baştan dahil oldukları kategorilere göre suçlu ve masum diye ayırıyor olmasıdır. Bu yöntem, karşı çıktığını iddia ettiği ırkçılık ve cinsiyetçilikten mantık bakımından zerrece farklı değildir; yalnızca olumlu ve olumsuz işaretlerinin yerleri değiştirilmiştir. Üstelik bu siyaset, savunduğunu iddia ettiği topluluklara da gerçek bir fayda sağlamaz. Çünkü somut mağduriyetleri gidermek, gerçek failleri bulmak ve adaleti tesis etmek yerine toplumu birbirinden nefret eden kamplara ayırır.

Elbette kategoriler dünyayı anlamaya yarayan araçlar olabilir ama ahlaki hüküm ya da toplu cezalandırma gerekçesi olamaz. Adalet, insanın hangi gruba doğduğuna değil, ne yaptığına bakmak zorundadır. Aksi halde herkes kendi kategorisinin etrafına duvar örer ve ortada toplum diye bir şey kalmaz; yalnızca birbirini suçlayan, birbirinden korkan ve siyasetçilerin kolaylıkla yönlendirebildiği kamplar kalır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Anılar
  • Ciddi Yazılar
  • Coğrafya
  • Diller
  • Gezi
  • İngiltere ve Göçmenlik
  • Konu Dışı
  • Müzikoloji
  • Tespitler

Görülesi Siteler

  • Ali Cihan
  • Coding and Beyond
  • Hatayi

adalar araba arkeoloji birleşik krallık büyükada coğrafya dil dilbilim dizi dünyayı gezmek eleştiri gözlem gündelik hayat haberler ingiltere internet itü iş dünyası komplo teorisi malatya mp3 müze müzik müzikoloji osmanlıca politika rüya sinema tarihi eser tavsiye tespitler türkiye haritası şehir

©2026 süleyman'ın online defteri | Built using WordPress and Responsive Blogily theme by Superb