Skip to content

süleyman'ın online defteri

objektif gözlemler, subjektif yorumlar, enteresan tespitler

Menu
  • Anasayfa
  • Ciddi Yazılar
  • Anılar
  • İngiltere ve Göçmenlik
  • Tespitler
  • Hakkımda
Menu

Kimlik Siyaseti, Kategoriler ve Çerçeveleme Üzerine

Posted on July 11, 2026July 12, 2026 by suleyman

Part 1: Kuyunun dibindeki kurbağa, gökyüzünü, kuyunun ağzı kadar zannedermiş

Bazen çok bilinmeyen komedyenleri dinlerim. Geçenlerde de bir komedyeni dinliyordum, o söyleyince zincirleme bir farkındalıkla adını koyamadığım bir problemi kavramlaştırdım. Orada komedyen arkadaşımız, “erkekleri tavlamanın 7 yolu” türünde birtakım videolardan bahsediyor. Sonra bunun üzerine mealen şöyle bir şaka patlatıyor: erkekleri tavlamanın 7 yolunu nereden buluyorlar ki? Ben düşündüm ve beni tavlamanın ikinci bir yolunu bile bulamadım. “Hey, sen! Gel!” demesi yeterli.

Baktığımız zaman, bu şakanın gerçeklik payı var. Erkeklerin, en azından komedyen arkadaşı kapsayan bir kısmı için (şayet başına bir şey gelmeyecekse) ortalama güzellikte bir kadının ilgisini belli etmesi, tavlanmak için yeterlidir. Peki, bu videoları izleyen yüzbinlerce (belki milyonlarca) kadın, neden izliyor? Erkekleri tavlamak için ilgi göstermek yeterliyse, bu neyin çabası?

Cevap devasa bir iletişimsizlikten kaynaklı. Aslında iletişimsizliğin temeli de kelimelere yüklenen anlam. Yani bir kelime, görünüşte aynı olsa da farklı zihinlerde farklı anlamlara geliyor. Bu örnekte erkek sözcüğü, kendisi de bir erkek olan komedyene göre erkeklerin belli bir kısmına denk geliyor. Buna karşın, o videoları ders çalışır gibi izleyen bir genç kadın için ise erkek sözcüğü, duygusal ilişkiler pazarında var olan ve kişisel temas kurma ihtimali olan erkekler içinden sırasıyla statü, para, özgüven ve dış görünüş konusunda, söz gelimi, ilk %5’lik kısmına tekabül ediyor. Aynı kadının gözünde, geriye kalan %95’lik erkek nüfusu duygusal bir ilişki için uygun değil. Aylarca aç kalınması, tıbbi operasyonlara girilmesi, kozmetik adı altında çeşitli kimyasallara para harcanması o kadınların zihnindeki hedefe ulaşmak için geliştirilen birer taktik. Ve halen o en “iyi erkek”e erişemeyeceğini düşünüyor olmalı ki, rakiplerini bertaraf etmek adına “7 yönteme”, “8 ipucuna” falan ihtiyacı oluyor. Kısacası sayın komedyen, erkekten senin anladığınla, söz konusu kadınların anladığı birbiriyle kesişmeyen iki kümedir.

Bu yazıda amacım, cinsler arası ilişkileri tartışmak değil. Üzerinde durmak istediğim şey bambaşka. Aynı görünen, aynı kavramı işaret eden, hatta teknik olarak aynı anlama gelen bir sözcüğün, iki farklı sosyolojik baloncuk için tamamen farklı birer bilişsel temsiliyete sahip olduğunu gösteren bir örnekle başlamak istedim.

Bu türden bir anlam kaymasının yaşandığı kelimelere bakacak olursak ortak özelliklerinden biri büyük insan kategorilerine tekabül etmeleridir. Mesela erkekler, kadınlar, İngilizler ya da Müslümanlar gibi ifadelerin hepsinde bahsettiğim etkiyi görebiliriz. Yani “Çorumlular şöyledir” diye bir cümle kuran bir insan esasen, ortak özelliği Çorumlu olmak olan, ancak pratikte kendisinin denk geldiği birkaç kişiden bahsediyor. Aslında temel sorun, kendi dünyasındaki “Çorumlular” ifadesinin, bir vilayetin nüfusuna kayıtlı yüzbinlerce insana tekabül edecek kadar büyük bir ifade olduğunu unutma sorumsuzluğundan ibarettir.

Part 2: Kimlik siyaseti

Geleneksel sol, doğuştan gelen kimliklerden çok üretim ilişkileri, gelir dağılımı, çalışma koşulları ve sosyal haklar gibi değiştirilebilir toplumsal düzenlemelere odaklanıyordu. Çalışma saatleri, maaşlar, parasız eğitim hakkı, grev hakkı vs. sol siyasetin merkezinde yer alan konulardı. 1960’ların sonlarından itibaren özellikle ABD’de yükselen medeni haklar, çeşitli kimlik temelli hareketlerin etkisiyle, 1980’lere geldiğimizde solun ana gündemine giderek insanların doğuştan gelen özelliklerine göre haklarını kategorik olarak savunan bir anlayış yerleşti. Etnik ve dini azınlıkların hakları, kadın hakları ve diğer cinsel azınlıklar bu sürece dahil edildi. 

Kimlik siyaseti kavramının kurucu metinlerinden sayılan 1977 tarihli Combahee River Collective Bildirisi, sınıf siyasetini açıkça reddetmez. Aksine kapitalizme, emperyalizme ve sınıfsal sömürüye karşı mücadeleyi teorik olsa da savunur. Ancak aynı bildiri, en derin ve en radikal siyasetin, kişinin kendi kimliğinden ve kendi grubunun ezilmişlik deneyiminden doğduğunu da söyler. Böylece sınıf, teorik olarak korunurken siyasetin başlangıç noktası ortak maddi çıkarlardan, özgül kimlik deneyimlerine doğru kayar. Bildirinin amacı farklı baskı biçimlerini birlikte düşünmek olsa da, bu mantığın sonraki siyasal dolaşımında sınıf giderek diğer kimlik kategorilerinden biri haline gelmiş; tanınma ve temsil talepleri, ekonomik yeniden dağıtım ve sınıfsal örgütlenme taleplerini gölgelemeye başlamıştır. Bu gelişmeler kuşkusuz postmodern siyasetten bağımsız değildi. 

Sizin yatacak yeriniz yok ey Fransız yapısalcıları ve post-yapısalcıları!

Foucault, Derrida ve kısmen Sartre gibi düşünürlerin etkisiyle siyaset giderek iktidar ilişkileri, tahakküm ve kimlikler üzerinden okunmaya başladı. Bu düşünürlerin kendi eserlerindeki karmaşıklıktan bağımsız olarak, Foucault’nun iktidar çözümlemeleri, Derrida’nın karşıtlıkları söken yaklaşımı ve Sartre’ın sömürgecilik karşıtı siyaseti gibi yeni nesil fikirler, entelektüel ve aktivist bir dolaşım içinde “ezenler ve ezilenler” kalıbına dönüştü. İngilizcede oppressor ve oppressed, yani baskı kuran ve baskılanan kategorileriyle anlatılan bu anlayış, insanları bireyler olarak yaptıklarına göre değil, içine doğdukları gruplara göre değerlendiren bir şema olarak kabul gördü ve progresif düşünsel alanı domine etti.

Bu düşünce çizgisinin siyasal alanda güçlendirdiği fikirlerden biri de dilin, dış dünyayı yalnızca tarafsız biçimde tarif eden bir araç olmadığıdır. Buna göre kullanılan kavramlar toplumsal gerçekliği belli bir çerçeve içine yerleştirir; başka bir deyişle, dil yalnızca olanı anlatmaz, olanın nasıl algılanacağını da belirler. Çerçeveleme (ing. framing) adı verilen bu süreç, kimin mağdur, kimin fail, neyin normal ve neyin baskı olduğuna dair algıyı biçimlendirir. Bu fikir siyasete taşındığında, dili değiştirmenin toplumu da dönüştürebileceği varsayıldı. Ancak dili yeniden düzenlemeye yönelen bu çaba, zamanla gerçek insanların davranışlarını incelemek yerine onları önceden hazırlanmış kalıplara sıkıştırmaya çalışan, pratikte ise ezen ve ezilen kategorilerine yerleştiren bir siyasi dile dönüştü.

Postmodern progresif ya da sol siyasette bu söylemler zamanla sıradan bir hale geldi. Elbette geleneksel solda da işçi, patron, yoksul ya da zengin gibi kategoriler vardı. Ancak bunlar, bireyin değişmez kimliğinden çok üretim ilişkileri, mülkiyet, gelir ve çalışma hayatındaki konumuyla tanımlanan sınıfsal kategorilerdi. Teorik olarak, bireyler bağlamında eşit doğan insanlar, sınıfsal davranış kalıpları içinde farklı pozisyonlar alıyorlardı. 1980’ler sonrasında öne çıkan kategoriler ise büyük ölçüde doğuştan gelen ya da değiştirilemeyen niteliklere dayanmaya başladı. Ayrımcılığa maruz kalan bir ırka, belli bir cinsiyete ya da cinsel azınlığa mensup olmak istisnalar dışında insanın tercih hakkının çok kısıtlı olduğu özelliklerdir.

Böylece, sürekli olarak birtakım kategorilere hak talep eden yeni nesil sol, hem hak talep ederken hem de ötekileştirirken kategorilerle konuşmaya başladı. İnsanlar artık erkek, kadın, beyaz, siyah, Avrupalı, göçmen, homoseksüel, heteroseksüel ya da başka bir kimliğin mensubu olarak görülüyordu. Üstelik büyük kısmı doğuştan gelen bu kategorilere göre kimin ezen, kimin ezilen tarafta yer alacağı da daha en baştan belliydi. Sadece dar bir gruba referans verilmesi gereken yerde alakasız milyonların “kurunun yanında yaş da yanar” misali meseleye dahil edildiği dil de buradan çıktı.

Dikkat ederseniz, ilk bölümde bahsettiğimle neredeyse aynı şekilde çalışan bir linguistik durum var ortada. Mesela erkeklerin ihmal edilecek bir oranına tekabül eden “kadına şiddet uygulayan erkekler”, “erkekler” olarak genelleştirilir; ardından mikro kategorinin suçu, bu tür iğrençliklerle bir ilgisi olup olmamasından bağımsız olarak bütün erkeklerin ödemek zorunda olduğu bir günaha dönüştürülür. Çünkü bu yeni siyaset modeline göre ezilen bir kategori varsa karşısındaki kategori zorunlu olarak ezen taraftır. Bireylerin ne yaptığına değil, hangi kategoriye mensup olduğuna bakılır.

Bu kapsam hatasına, birtakım “sosyal bilim” erbabının akademik bir kılıf kazandırma çabasıyla da mesele katastrofik bir hale geldi. Böylece sıradan bir Fransız, Afrika’daki sömürgeciliğin; geçmişte kendisi de büyük ölçüde yoksul ve işçi olan ortalama bir İngiliz ise Tazmanya’da yaşananların bedelini ödemek zorunda olarak ilan edildi. Sömürgeciliği planlayan, finanse eden ve uygulayanlar son derece dar bir zümreyken suç hiçbir alakası olmayan milyonlarca insana dağıtıldı.

Part 3: Bu kimin işine yarar?

Peki bütün bunlar kimin işine yarar?

İlk olarak yozlaşmış siyasetçilerin, irtibatlı çıkar gruplarının ya da toplumu kontrol etme kapasitesindeki korporasyonların. Çünkü insanları ortak çıkarları etrafında bir araya getirmek zorlaşır; onları birbirine düşman kategorilere ayırmak ise son derece kolaydır. Geçim sıkıntısı çeken, kamusal hizmetlerden memnun olmayan, adalet sistemine güvenmeyen milyonlarca insanın aynı masaya oturması tehlikelidir. Buna karşın aynı insanları kadınlar ve erkekler, yerliler ve göçmenler, beyazlar ve siyahlar, dindarlar ve sekülerler diye birkaç farklı boyutta karşı karşıya getirdiğinizde, biriken öfkenin yönü kolaylıkla saptırılabilir. Böyle bir ortamda siyasetçinin hesap vermesine gerek kalmaz. Haksız yere servetlerini büyüten korporasyonları kimse hatırlamaz. Ekonomi kötü yönetilmiş olabilir, kamu kaynakları belirli çevrelere aktarılmış olabilir, kurumlar çürümüş olabilir, birileri akıl almaz servetler edinmiş olabilir. Ancak toplum yeterince parçalanmışsa bunların hiçbiri asıl gündem haline gelemez. Her grup diğerinin birkaç kelimesini, bir sosyal medya paylaşımını ya da sembolik bir davranışını takip etmekle meşguldür. Siyasetçi ise bu fay hatlarından birini dürter, birkaç hamasi cümle kurar ve yeniden kendi kitlesini tahkim eder.

İkinci olarak gerçek suçluların işine yarar. Suç milyonlarca insanın üzerine dağıtıldığında, onu gerçekten işleyenler kalabalığın içinde kaybolur. Sömürgecilikten servet edinmiş aileler, kurumlar ve şirketlerin doğrudan devamları yerine bütün bir Avrupalılık suçlanır. Kamu kaynaklarını yağmalayan kişiler yerine herhangi bir sınıfın, bir kültürün ya da bir kimliğin kötülüğünden söz edilir. Böylece sorumluluk somut olmaktan çıkıp anonimleşir. Gerçek suçlu açısından bundan daha kullanışlı ne olabilir? Kendisinin adı anılmaz, yaptığı iş araştırılmaz, elde ettiği kazancın izi sürülmez.

Böylece siyaset çözüm üretme işi olmaktan çıkar, toplumun sinir uçlarıyla oynama sanatına dönüşür. 

Toplumdaki bu bölünmüşlük hali, bir araya gelmeyi neredeyse imkansız kılan fay hatlarını yozlaşmış siyaset kurumunun elinde bir oyuncağa dönüştürür. Üstelik fay hattı bir kez oluştuğunda onu kullanmak için büyük bir siyasi zekaya da ihtiyaç yoktur. Doğru yerde birkaç kelime söylemek, eski bir korkuyu hatırlatmak ya da karşı taraftan seçilmiş en saçma örneği bütün grubun temsilcisi gibi göstermek yeterlidir. 

Part 4: Çözüm

Modern hukukun en önemli kazanımlarından biri suçun şahsiliğidir. Bir insan, başka bir insanla aynı cinsiyeti, milliyeti, dini ya da deri rengini paylaştığı için onun suçuna ortak olmaz. Yani, kategoriler suç işlemez; suçu bireyler ya da kurumlar işler. Bir kategoriyi sanık sandalyesine oturttuğunuz zaman gerçek suçluyu bulmak kolaylaşmaz, aksine imkansızlaşır. Çünkü suç, milyonlarca insanın üzerine ince bir tabaka halinde görünmez hale getirilir. Devamlılığı bulunan devletlerin, şirketlerin ve kurumların tarihsel, siyasi veya mali sorumlulukları elbette tartışılabilir; ancak geçmişteki bir suç, bugün yaşayan bireylere kalıtsal bir suç, bir kan davası olarak yüklenemez.

Bu nedenle hem hak, hem de kısıtlama taleplerinin mümkün olduğu ölçüde davranış üzerinden kurulması gerekir. Bir erkek eşine şiddet uyguluyorsa en ağır biçimde cezalandırılmasına kimsenin itirazı olamaz. Ancak bunu yapmanın yolu, hayatında kimseye el kaldırmamış milyarlarca erkeği potansiyel saldırgan olarak tanımlamak değildir. Hatta bunu aksi yönde de okumak gerek. Yani, bazı kadınların şiddet görüyor olması, bütün kadınları mağdur yapmaz. Sadece mağdur kadınlar mağdurdur. Suç kategorileştirilemeyeceği gibi mağduriyet de kategorileştirilemez. Bu kısım önemli, çünkü bu kargaşada pratikte bir mağduriyeti yokken, ait olduğu kategorinin mağduriyeti üzerinden ayrıcalık talep eden zümreler doğdu. Hatta ekmeğini bir kategorinin mağduriyetinden kazanmaya dayalı meslekler, kariyerler ve “akademik” alanlar doğdu. Bunlar ise çoğu iyi niyetli olsa da, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, kategorilere ayrılmış insanlar arasındaki anlaşmazlığı derinleştirmekten başka pek bir işe yaramıyor. Bir kadının şiddet görmeme hakkı, kadın olmasından önce insan olmasından kaynaklanır. Bir erkeğin işlemediği bir suçtan ötürü suçlu pozisyonunda bırakılmama hakkı da aynı yerden gelir. Bireysel bazda yaşanmamış mağduriyetleri kategoriler üzerinden ayrıcalık taleplerine indirmek, kişiyi erdemli bir insan gibi gösterebilir. Ama topluma uzun vadeli maliyeti göründüğünden fazladır. Çünkü bugünün bireysel bazda hak edilmemiş ayrıcalıkları, yarının kategorik mağduriyetlerini besler. Geriye ise sona ermeyen bir kan davası kalır.

Ya da sömürgecilikle servet edinmiş kurumlar ve şirketler tespit edilebiliyorsa, elbette bunların tarihsel sorumlulukları konuşulabilir. Hatta elde ettikleri servetin belirli bir kısmı bir fonda toplanıp sömürgeleştirilen ülkelerde altyapı, eğitim ya da sağlık hizmetleri için kullanılması da konuşulabilir. Ancak dedeleri hayatı boyunca bir fabrikadan diğerine sürüklenmiş sıradan İngilizleri ya da Fransız taşrasında ağır vergiler altında çiftçilik yapan bir aileyi sömürgecilikten suçlu ilan etmek absürt bir iddiadır. Bu insanların çoğunun sömürgecilik siyasetini belirlemek şöyle dursun, kendi kasabasındaki siyasete dahi kayda değer bir etkisi yoktur, belki de hiç olmamıştır. Sömürgeciliği planlayan, finanse eden ve ondan asıl kazanç sağlayan dar bir zümrenin günahını, yüz milyonlarca insana bölüştürmenin adaletle zerrece bir ilgisi yoktur. Tam tersine adaletsizliğin ta kendisidir. Aynı mantık, madalyonun öbür yüzü için de geçerlidir. Bugün hayatta olan hiç kimse, atalarının maruz kaldığı bir sömürüden dolayı otomatik bir mağduriyet iddia edemez. Sömürülenin torunu olmak, kişiye kendiliğinden bir ayrıcalık kazandırmaz; tıpkı sömürgecinin torunu olmanın kişiyi suçlu kılmaması gibi.

“Biriniz suç işlerse hepiniz suçlusunuz” yaklaşımı,
bir süre sonra “suçlumuzu da vermeyiz” reaksiyonuna neden olacaktır.
Gerisi kaybet-kaybet çıktılı bir oyun.

Üstelik bu tür kategorik suçlamalar, savundukları davaya da zarar verir. Örneğin sömürgecilikten herhangi bir çıkar sağlamamış yoksul bir Avrupalıya doğuştan suçlu olduğu anlatıldığında ise tarihsel bir haksızlığı anlamaya çalışmak yerine savunmaya çekilir. Böylece asıl mağduriyet konuşulamaz hale gelir çünkü tartışma, yapılan haksızlıktan çıkıp kimin hangi kategoriye mensup olduğuna doğru kayar. Bir süre sonra herkes ait olduğu kategoriyi savunmaya başlayacaktır.

Sonuç

Kimlik siyasetinin en büyük başarısızlığı, sınıfsal sömürüye karşı ortak mücadeleyi genişletme iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen, siyasetin merkezini ortak maddi çıkarlardan kimlik kategorilerine taşımasıdır. Bunun sonucunda insanlar ne yaptıklarına göre değil, ait oldukları kategorilere göre ezen ve ezilen, suçlu ve masum olarak tasnif edilmeye başlanmıştır.

Elbette kategoriler dünyayı anlamaya yarayan araçlar olabilir ama ahlaki hüküm ya da toplu cezalandırma gerekçesi olamaz. Adalet, insanın hangi gruba doğduğuna değil, ne yaptığına bakmak zorundadır. Aksi halde herkes kendi kategorisinin etrafına duvar örer ve ortada toplum diye bir şey kalmaz; yalnızca birbirini suçlayan, birbirinden korkan ve siyasetçilerin kolaylıkla yönlendirebildiği kamplar kalır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Anılar
  • Ciddi Yazılar
  • Coğrafya
  • Diller
  • Gezi
  • İngiltere ve Göçmenlik
  • Konu Dışı
  • Müzikoloji
  • Tespitler

Görülesi Siteler

  • Ali Cihan
  • Coding and Beyond
  • Hatayi

adalar araba arkeoloji birleşik krallık büyükada coğrafya dil dilbilim dizi dünyayı gezmek eleştiri gözlem gündelik hayat haberler ingiltere internet itü iş dünyası komplo teorisi malatya mp3 müze müzik müzikoloji osmanlıca politika rüya sinema tarihi eser tavsiye tespitler türkiye haritası şehir

©2026 süleyman'ın online defteri | Built using WordPress and Responsive Blogily theme by Superb