Bu yaz Türkiye’ye gittim ve toplamda üç hafta kaldım. Ondan bir önceki gidişim 2022 yılı, yani depremden hemen önceki idi. Türkiye gitme konusunda verdiğim uzun aranın temel sebebi de zaten depremde. Benim doğup büyüdüğüm evde deprem sonrasında dayanıksız bulunup yıkılmasından sonra işler karıştı ve maalesef Türkiye’ye bir süre gidemedik. Ancak Türkiye’ye vermiş olduğum bu uzun aranın sonucunda tekrar gittiğimde çok farklı gözlemler yapabilme fırsatı buldum. Bu blog yazısında da bu gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Güzergahtan başlayacak olursak öncelikle Antalya’dan yurda giriş yaptık. Sonrasında Ankara üzerinden Malatya’ya geçtik. Malatya’da uzun bir süre geçirdikten sonra da birkaç gün İstanbul’da geçirip İngiltere’ye geri döndüm.

Türkiye’ye dair gözlemlerimden teker teker bahsedecek olursak birincisi sigara mevzusu. Türkiye’de korkunç miktarlarda sigara içiliyor. İngiltere’de alıştığımız kadarıyla, sigara içmek marjinal, toplum dışı bir davranış. Haliyle çok az içen var. Ama Türkiye’de adeta bütün bir toplum “kim önce kendini öldürecek” şeklinde bir yarışa girmiş gibi. Biri söndürüyor, diğeri yakıyor. Ortamda çocuk varmış yokmuş kimse o bilinçte bile değil. Muhtemelen insanlar genel olarak sıkıntı ve stresinden bu şekilde kurtulma yoluna gitmiş ancak bunun bedensel sağlık anlamında felaket sonuçları olacağını tahmin etmek zor değil. İnsana bilinen hiçbir faydası yok ve Türkiye’deki aşırı vergi ortamda insanların bütçelerinde oldukça geniş gedikler açıyor olmasına rağmen korkunç bir sigara tüketimi var. Mevzu bireysel tercihlerin çok ötesine geçmiş durumda, bir halk sağlığı problemi haline gelmiş. Herkes sürekli olarak sigara dumanına maruz kalıyor. Sigara dumanına maruz kalmadan toplum içinde yaşama, insanlarla sosyalleşme imkan ve ihtimaliniz kalmamış.

Türkiye ile ilgili olarak dikkatimi çeken ikinci şey şu oldu, insanlar sosyal medyayla kafayı bozmuş. İngiltere’de de sosyal medya kullanımı yaygın ama gördüğüm kadarıyla Türkiye’de çok daha yaygın. Tabana yayılmış bir sosyal medya bağımlılığı var ve insanlar tek bir saniyeyi dahi boş bırakmadan derhal telefonuna sarılıp Instagram‘a, TikTok’a, yaşlıysa Facebook’a falan bakıyor. Kendini bir tık entelektüel kabul edenler de Twitter’a bakıyor. WhatsApp grupları kesintisiz işliyor. Sürekli olarak insanlar reels izleyip, birbirine gönderiyorlar. Bu kötü bir şey değil gibi görülebilir, ancak her şeyin bir dozu, bir sınır olmalıdır. Gündelik işler dışındaki her şey bundan ibaret hale gelmiş. İnsanların bütün gündemleri, sohbetleri bir takım sosyal medya fenomenlerinin anlattıkları, yaptıkları, Twitter’daki TT’ler üzerine kurulu hale gelmiş.

Türkiye’de dikkatimi çeken üçüncü konu, kadınların yüzlerine yaptığı estetik dokunuşlar. İnanılmaz sayıda kadının dudakları iki simetrik sosis şeklinde, elmacık kemikleri top top, çene aşağı doğru uzatılmış. Ne kadar tekdüze ve çirkin göründüğü bir konu, bir insanın kendi yüzünde neden bu şekilde bir hasar bırakmaya gerek duyduğu ayrı bir konu. Ancak ben kendisine bu kötülüğü yaptıranların sayısına takıldım. Aralarında daha “teenager” diyebileceğimiz yaştaki kızların dahi bu şekilde fabrikasyon yanak ve dudak şekillerine sahip olduğunu dehşetle izledim. İngiltere’de bu şekilde kendi kendine zarar verme hali, ihmal edilecek kadar düşük sayılarda. Türkiye’de bu işin endüstrisi kurulmuş ve kadınlar buna yönlendirilmiş. Bir şekilde genç ya da orta yaşlı kadınlar, sosis şeklindeki dudaklarla güzel ve genç görünebileceğine inandırılmış, muhtemelen bu operasyonları yaptırmayanlar utandırılmış. Bırakın güzel ve genç görünmeyi, sadece acınacak halde bir görüntüleri olduğunu bilmiyorlar. Kısacası, olay bireysel bir mesele olmaktan çıkmış, psikolojik bir epidemi halini almış.

Türkiye’de dikkatimi çeken bir diğer konu şu oldu, adeta Türk Lirası ile kazanıp Pound ile harcıyorsun. Fiyatlar benim İngiltere’de Pound ile ödediğim miktarlardan elbette az ama çok da farklı değildi. Döviz çevrimi yaptığımda çok yakın rakamlar buluyordum. Ancak arada bir fark var İngiltere’de maaşlar Pound üzerinden ve belirli bir çizginin üzerinde iken Türkiye’de Türk Lirası ile ve o çizginin oldukça altında. Ve fiyatlar her an yükselebilir. Gördüğüm kadarıyla geleneksel orta sınıf neredeyse tamamen yok olma noktasına gelmiş. Düzgün ve yüksek geliri olan insanlar dahi ince hesaplar yapmaya başlamış. Bu bir ekonomik sistem için oldukça kötü bir işarettir. Ekonomideki bu kötüye gidişin sosyal ve sosyal psikolojik bir takım etkileri de oluyordur muhtemelen.

İstanbul’a özel bir diğer konu daha var. O da İstanbul Kürdi bir yer haline gelmiş. Şehirdeki Kürt oranı ciddi şekilde artmış. Düzenli olarak arttığı bilinen bir şeydi, ancak bu sefer gözüme çarpan bir diğer teferruat, Kürtlerin artık Kürt gibi görünmekten çekinmemesi idi. Mesela sokakta çok fazla Kürtçe konuşan insana denk geldim, hatta teşekkür etmek gibi basit bir iletişimi bile Kürtçe yapmanın sempatisinden istifade ettim. Önceleri varsa bile kamusal alanda gerekmedikçe kimse Kürtçe konuşmayı tercih etmiyordu. Kamusal alanda Kürtçe konuşan insan sayısında müthiş bir artış var.

Dikkatimi çeken bir diğer konu şu ki, seküler-muhafazakar kutuplaşması kontrolden çıkmış. Bir tarafta aşırı muhafazakarlaşma bir reaksiyon olarak aşırı seküler olmuş. İstanbul’un belli yerlerine gittiğimde var olan giyim tarzını Avrupa’nın herhangi bir yerinde görme ihtimaliniz yok. Buna karşın bazı ortalama yerleri ise daha bir muhafazakar hale gelmiş. Toplum iki uca doğru savrulmuş. Sağlıklı bir gidişat olmadığı ortada.
Su Meselesi
En büyük meseleyi en sona sakladım. Türkiye’nin en önemli sorunu kesinlikle şu: plastik su şişesi meselesinin amiyane tabirle boku çıkmış. İnsanların suya tek erişimi, su satın almak şeklinde ve sürekli olarak insanlar su alıp şişesini çöpe atıyor. Burada iki tane problem var, birincisi insanların suya erişiminin bu şekilde kısıtlandığı durum. İkincisi ise bu su şişelerinin çevreye vermiş olduğu zarar.

Şebeke suyunun içilebilir olması bir rüya ya da bir Avrupalı üsttenciliği değil. Ben çocukken Malatya’da musluktan akan suyu içerdik, gayet temiz ve içilebilir bir suydu. Ben üniversiteye gittiğim yıllarda dahi halen musluktan su içilebiliyordu. O arada ne olduysa içme sularının artık içilemez vaziyette olduğu, insanların içme suyunu ayrıca satın alması gerektiği ortaya çıktı. Muhtemelen İstanbul’da başarıyla yürütülen bir model başka şehirlere doğru da genişlemişti. Üstelik Malatya gibi yanı başından Fırat Nehri akan, herhangi bir su problemi olmaması gereken bir vilayette bu gerçekleşti. Şu an köyde bile insanlar şişe su tüketiyor. Bu gerçekten içler acısı gibi bir durum.
Eğer bugün Türkiye’de bir şeylerin mücadelesi verilecekse, ilk konu şudur: insanların temiz suya erişim hakkı. İstisnasız bütün belediyelerin, şebeke suyunun içilebilir olmasından sorumlu tutulması gerekiyor. Bunun için kanunlar çıkarılması ve ilgili kurumlara ve bürokratlara ağır cezalar konulması gerekiyor. Avrupa’nın hemen her ülkesinde var olan bir şey, Türkiye’de de geçmişte var olan bir şey, bildiğim kadarıyla bazı vilayetlerde (Diyarbakır mesela) halen var olan bir şey.
Ayriyeten, çevre kirliliği konusunda da inanılmaz bir sorun kaynağı. Her taraf su şişesi çöpüyle dolu, yol kenarları, kaldırımlar, her yer su şişesi. Çöp tenekeleri tıka basa su şişesi ile dolu. Yani bir günlük su ihtiyacın için eğer gün içinde dışarıdaysan, birkaç tane plastik çöp üretmek zorundasın. İnsanlar, en temel gereksinimini karşıladığı için bu kadar plastik çöpü üretiyor olmamalı. İnsanlar içinde olduğu için fark etmiyor, bunu Avrupa’dan gelip memleketi eleştiren adam gibi anlamayın. Bu ben çocukken var olan bir şeydi, gayet mümkün ve olası bir şey.

Hatta camiler ve parklar vasıtasıyla su kamu hizmetine dönüşmüştü. Camilerde musluklar olurdu ve çarşıda, pazarda dolaşan insanlar tamamen ücretsiz olarak suyunu içer, yoluna devam ederdi. Bugün garip duyuluyor ama insanlar bunun mümkün olduğunu unutuyorlar. Türkiye’nin her yerinde şebeke suyunun içilebilir olması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Bu durum parti, yaşam tarzı, siyasi görüş, din, dil, ırk mezhep farkı gerektirmeyen, toplumun tamamını ilgilendiren bir konudur.
Şimdilik gözlemlerim ve yorumlarım bunlar. Aklıma gelen başka bir şeyler de olursa buraya eklerim.
Not: İmajlar Gen AI ile hazırlanmıştır.
Süleyman Cabir Ataman