Haberleşmenin teknik tanımı şudur: Bir bilginin kaynaktan hedefe doğru, belirli bir ortam üzerinden, belirli bir protokol dahilinde transfer edilmesi. Örneğin konuşurken zihnimdeki bir bilgiyi, konuşma yoluyla, Türkçe kullanarak karşımdaki insana iletmeye çalışırım. Bu örnekte kaynak benim zihnim, ortam hava ya da ses, protokol Türkçe, hedef ise karşıdaki insanın zihnidir.
Bugün insanların birbirleriyle tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla iletişim kurduğu söylenir, ama ben bu fikre katılamayacağım. Hepimizin cebinde telefon var; gün içerisinde mesajlaşıyor, toplantılarına katılıyoruz. Sosyal medyada tartışıyor, kesintisiz bir şekilde, beş on dakikada bir, biririlerinin mesajına cevap yazıyoruz. Eskiden bir insana o kısacık mesajı göndermek için günlerce, bazen aylarca beklemek gerekirken bugün neredeyse herkes her an erişilebilir durumda.
Fakat artan şeyin iletişim değil, büyük ölçüde mesaj trafiği olduğu kanaatindeyim. Daha fazla cümle kuruyor, daha fazla kelime üretiyoruz. Ancak bir düşüncenin bir zihinden diğerine gerçekten aktarılması bakımından aynı ölçüde ilerleme kaydettiğimizi söylemek güç. Burada konuşmak ile iletişim kurmak arasındaki fark ortaya çıkıyor. Konuşmak sadece mesaj üretmektir; iletişim kurmak ise üretilen mesajın taşıdığı anlamı karşıdaki insanın zihnine en az kayıpla ulaştırabilmektir. Birincisi için çalışan bir telefon ve biraz konuşma isteği yeterlidir. İkincisi içinse tarafların aynı konuşmanın içinde bulunması gerekir ki çoğu zaman bulunmazlar. Hatta bazen içinde bulunulan duruma göre sessizlik dahi bir iletişim gerecine dönüşebilir. Kısacası, iki insan saatlerce aynı konu hakkında konuşup birbirleriyle hiçbir iletişim kurmamış, birbirlerinden zerrece bir şey almamış olabilir.
Şimdi, burada iletişimi bloklayan bazı konuları inceleyelim. Ama en hakikatlisini en sonra sakladığımı da söyleyeyim.
Her konuşmanın amacı iletişim olmayabilir
İnsanlar her konuştuğunda karşı tarafa bir bilgi aktarmaya veya ondan yeni bir bilgi almaya çalışmaz. Konuşmak rahatlama, görülme, takdir edilme, kendini ispatlama, üstünlük kurma, haklı çıkma ya da sadece sessizliği doldurma, kaygı giderme amacı taşıyabilir. Bunların tamamı konuşmanın son derece doğal sosyal işlevleridir fakat bunların gerçekleşmesi, iletişimin de gerçekleştiği anlamına gelmez. Bir insan saatlerce kendisinden bahsedebilir. Çocukluğunu, okul hayatını, iş yerindeki sorunlarını, eski sevgililerini ve komşusuyla yaşadığı tartışmayı anlatabilir. Görünüşte karşısındaki kişiye hayatına dair çok sayıda bilgi aktarmıştır ancak konuşmanın gerçek amacı anlaşılmak değil, ilgi görmek olabilir. Böyle bir durumda karşıdaki insan iletişimin hedefi olmaktan çıkar, konuşma ihtiyacını gidermek için kullanılan canlı bir araca dönüşür.
Anlamak için değil, cevap vermek için dinlemek
Konuşmanın karşılıklı olması, iletişimin de karşılıklı olduğunu göstermez. İnsanlar çoğu zaman karşılarındakini anlamak için değil, kendi cevaplarını hazırlamak için dinlerler. Diğer kişi konuşurken görünüşte sessiz dururuz fakat zihnimizde onun ne anlatmaya çalıştığını kavramaktan çok, söz sırası bize geldiğinde ne söyleyeceğimizi düşünürüz.
Özellikle tartışma sırasında insanlar neredeyse her zaman “buna nasıl cevap vereceğim, kendimi nasıl savunacağım, o da daha önce aynısını yapmadı mı, söylediğindeki çelişkiyi nereden yakalayabilirim?” güdüleriyle dinler. Bu durumda dinleme, karşı tarafı anlama çabası olmaktan çıkar ve bir sonra söylenecek cümleyi hazırlık haline gelir. Aslında karşımızdaki konuşurken biz de içimizden konuşmaya devam ederiz; tek fark o sırada ses çıkarmıyor olmamızdır. Zihin diğer taraftan sürekli olarak geçmişi tarayıp karşı tarafın aleyhine kullanacağı bir şey arar durur.
Sosyal ortamlardaki konuşmaların önemli bir kısmı da bu şekilde ilerler. Biri ilk defa gittiği bir şehri anlatınca diğeri kendi tatilinden bahsetmeye başlar ya da biri bir hastalığını anlatınca daha ağır bir hastalık geçirmiş bir akraba bulunup getirilir. İnsanların birbirlerini dinlediği düşünülen sohbet, sırayla sahneye çıktıkları küçük bir gösteriye dönüşür.
Burada mutlaka kötü bir niyet bulunması gerekmez. İnsan çoğu zaman karşısındakini dinlemediğinin farkında değildir ve kendi benzer hikayesini anlatarak empati kurduğunu düşünür. “Seni çok iyi anlıyorum, benim de başıma gelmişti” diye başlayan cümlelerin birkaç saniye sonra “Benim başıma gelen daha enteresandı” anlatısına dönüşmesi bundandır. Neticede ortaya bir diyalog değil, nezaket gereği sırayla sürdürülen iki monolog çıkar.
Kaynağa göre değişen mesaj
İnsanlar çoğu zaman mesajı değil, mesajı gönderen kişi hakkındaki kanaatlerinin yankısını dinler. Birini bencil olarak tanımladıysak yaptığı her açıklamada bencilliğin izlerini ararız. Birini beceriksiz buluyorsak en küçük hatasını bu kanaatimizin ispatı sayar, birine güvenmiyorsak doğru söylediği zaman bile yalanın nerede olduğunu bulmaya çalışırız. Düşük statülü görünen birinin fikirleri de düşük statü tarifesi üzerinden dinlenir. Güvendiğimiz birinin verdiği tavsiyeyi iyi niyetli bir uyarı sayarken güvenmediğimiz kişinin aynı tavsiyesini yönlendirme veya üstünlük kurma girişimi olarak değerlendirebiliriz. Kelimeler değişmemiştir fakat kaynak hakkındaki hükmümüz mesajın anlamını değiştirmiştir.
Bu durumda karşıdaki insanın bize yeni bir şey söylemesi neredeyse imkansız hale gelir. Ne söylerse söylesin, önceden hazırlanmış bir kalıbın içine yerleştirilecektir. Haberleşme açısından bakıldığında hedef, gelen veriyi incelemek yerine daha baştan kaynağın kimliğine göre bir sonuç üretmektedir. Mesaj henüz çözülmeden anlamlandırılmıştır.
İnsanları söyledikleriyle değil, geçmişin bagajıyla dinlemek
Yukarıdakinin bir uzantısı olarak karşımızdaki insanın söylediği cümleyi yalnızca o cümleden ibaret olarak değerlendirmekten bahsedebiliriz. Özellikle uzun süredir tanıdığımız insanlarla konuşurken o an duyduğumuz birkaç kelimenin yanına kişinin daha önce yaptıklarını, söylediklerini, bizi hayal kırıklığına uğrattığı anları, karakteri hakkında verdiğimiz hükümleri ve kafamızda onun için oluşturduğumuz genel hikayeyi de ekleriz. Sonra bütün bu toplamı, söylenen cümlenin anlamı zannederiz.
Bu durum en açık biçimde aile ilişkilerinde, evliliklerde ve uzun arkadaşlıklarda görülür. Yeni tanıştığımız bir insan “Biraz geç kaldın” dediğinde bunu basit bir tespit olarak anlayabiliriz. Aynı cümleyi yıllardır birlikte yaşadığımız biri söylediğinde ise geçmişteki tartışmalar bir anda masaya gelir. “Yine sorumsuz olduğunu söylüyor”, “Beni kontrol etmeye çalışıyor”, “Ne yapsam memnun olmuyor” gibi anlamlar cümlenin üzerine eklenir. Karşıdaki insan bunların hiçbirini söylememiş olabilir fakat biz yalnızca onun ağzından çıkan kelimeleri değil, daha önce yaşananların tamamını duyarız.
Bir insanı tanıdıkça onu daha iyi anlayacağımız düşünülür genelde. Ama uzun süre bir arada bulunmak iletişimi her zaman kolaylaştırmaz. Bazen tam tersine, karşımızdaki insanı gerçekten dinleme ihtiyacını ortadan kaldırır. Onun ne söyleyeceğini, neden söylediğini ve aslında ne demek istediğini zaten bildiğimize inanırız. Yeni cümleleri eski hükümlerin içine yerleştirir, sonra da ortaya çıkan anlamın karşıdaki insandan geldiğini düşünürüz.
Buradaki sorun geçmişin tamamen önemsiz olması değildir. Elbette insanların daha önce yaptıkları, söyledikleri ve tekrar eden davranışları onların bugünkü sözlerini anlamlandırırken dikkate alınmalıdır. Bir insanın sürekli verdiği sözleri tutmaması, yeni bir söz verdiğinde duyulan güveni doğal olarak etkiler. Ancak geçmiş, bugünkü cümleyi anlamaya yardımcı olan bir bağlam olmaktan çıkıp cümlenin yerine geçtiğinde iletişim imkansız hale gelir. Karşıdaki insan ne söylerse söylesin, biz zaten önceden bildiğimiz şeyi duyarız.
Part 3 – Çözüm İçin Ne Yapılabilir
Bütün bunları aşmanın ilk şartı, konuşuyor olmanın kendiliğinden iletişim kurmak anlamına gelmediğini kabul etmektir. İnsan genellikle kendi niyetini bildiği için mesajının da açık olduğunu düşünür. Zihnindeki düşünce ona son derece anlaşılır görünür ve bunu birkaç cümleyle dile getirdiğinde karşı tarafa eksiksiz biçimde aktardığını varsayar. Oysa karşıdaki insan bizim zihnimizi değil, yalnızca seçtiğimiz kelimeleri, ses tonumuzu ve davranışlarımızı görür. İletişimin başarıyla gerçekleşip gerçekleşmediğini belirleyen şey bizim ne kadar açık konuştuğumuza dair kanaatimiz değil, karşı tarafın ne anladığıdır.
Bu yüzden iletişim kurmaya başlamadan önce konuşmanın amacını bilmek gerekir. Karşımdaki insana bir bilgi mi aktarmaya çalışıyorum, ondan bir cevap mı bekliyorum, bir sorunu çözmek mi istiyorum, yoksa yalnızca içimi dökmeye mi ihtiyaç duyuyorum? Bu amaçların hiçbiri yanlış değildir fakat aynı şey de değildir. İçini dökmek isteyen birine hemen çözüm sunmak, fikir alışverişi yapmak isteyen birine yalnızca teselli vermek veya bir sorunu çözmek isteyen insanı saatlerce dinleyip hiçbir somut cevap vermemek, iyi niyetli olsa bile iletişimi bozar. Bazen konuşmanın başında “Senden bir çözüm beklemiyorum, sadece anlatmak istiyorum” ya da “Bunu yalnızca içimi dökmek için değil, gerçekten bir karara varmak için konuşuyorum” demek, saatlerce sürecek bir yanlış anlaşılmayı baştan engelleyebilir.
İkinci şart, dinlemeyi cevap vermek üzere sessizce beklemekten çıkarmaktır. Gerçek anlamda dinlemek, karşı taraf konuşurken kendi savunmamızı kısa bir süreliğine askıya almayı gerektirir. Bu, söylenen her şeyi kabul etmek veya karşı tarafı haklı bulmak demek değildir. Yalnızca itiraz etmeden önce neye itiraz ettiğimizi doğru anlamaya çalışmaktır. Bunun en basit yollarından biri, duyduğumuz şeyi kendi cümlemizle geri vermektir: “Seni doğru anladıysam mesele benim geç kalmamdan çok, haber vermemem” veya “Burada söylediğin şey yaptığım işin kötü olduğu değil, karar sürecine seni dahil etmediğim, doğru mu?” Bu tür cümleler yapay bir iletişim tekniği gibi kullanılmamalıdır. Amaç karşı tarafı sakinleştirmek değil, mesajın hedefe hangi biçimde ulaştığını kontrol etmektir. Haberleşme dilinde söylersek, alındı bilgisini yalnızca mesajın ulaştığını değil, nasıl çözüldüğünü gösterecek biçimde geri göndermektir.
Uzun ilişkilerde ise en zor iş, duyduğumuz cümle ile o cümlenin üzerine bizim eklediğimiz anlamı birbirinden ayırmaktır. Geçmiş elbette bir kenara atılamaz. Sürekli geç kalan, verdiği sözleri tutmayan veya aynı davranışı tekrarlayan bir insanın yeni sözleri geçmişten bağımsız değerlendirilemez. Ancak geçmiş, bugünkü cümleyi anlamamıza yardım eden bir bağlam olarak kalmalı, o cümlenin yerine geçmemelidir. “Bu insan daha önce ne yaptı?” sorusu kadar, “Şu anda gerçekten ne söylüyor?” sorusunu da sorabilmek gerekir. Bazen de kendimize, “Bu anlam cümlenin içinde gerçekten var mı, yoksa ben onu geçmişten getirip üzerine mi ekliyorum?” demek gerekir.
Niyet okumak yerine soru sormak da burada önem kazanır. İnsan zihni belirsizliği sevmez ve karşısındakinin neden öyle konuştuğuna dair hızlıca bir açıklama üretir. “Beni küçümsemeye çalışıyor”, “Yine kontrol kurmak istiyor”, “Bunu sorumluluktan kaçmak için söylüyor” gibi hükümler çoğu zaman birer tahmindir fakat kısa sürede gerçek muamelesi görür. Bundan sonra karşı tarafın sözleri o niyetin kanıtlarını bulmak için dinlenir. Oysa “Bunu bir eleştiri olarak mı söylüyorsun, yoksa başka bir şeyi mi anlatmaya çalışıyorsun?” diye sormak, zihnimizde kurduğumuz uzun hikâyenin gerçekte hiç var olmadığını gösterebilir.
Elbette iletişim kurmak yalnızca doğru kelimeleri seçmekle çözülebilecek bir mesele değildir. Taraflardan biri anlamak istemiyorsa, konuşmayı yalnızca üstünlük kurmak, suçlamak veya kendi hükmünü kabul ettirmek için kullanıyorsa diğer tarafın göstereceği bütün çaba yetersiz kalabilir. İletişim tek kişinin başarabileceği bir faaliyet değildir. Kaynak ne kadar dikkatli mesaj gönderirse göndersin, hedef gelen mesajı almaya kapalıysa aktarım gerçekleşmez. Bazı konuşmaların çözümsüz kalmasının nedeni tarafların yeterince iyi konuşamaması değil, aynı konuşmanın içinde bulunmayı kabul etmemeleridir.
Belki de bu nedenle iletişim kurmanın en temel şartı daha çok konuşmak değil, konuşmanın sonucunda karşı taraftan bir şey almaya gerçekten hazır olmaktır. İnsanlar ancak karşılarındakini bir seyirci, rakip veya kendi duygularını boşaltacak bir araç olarak görmekten vazgeçtiklerinde aynı konuşmanın içine girebilirler. Aksi hâlde kelimeler gidip gelir, sesler birbirine ulaşır, fakat anlam yolun bir yerinde kaybolur.