Yakın zamanda Belçika’ya gittim, resmen iki günde bir ülkeyi gezdim. Bir keresinde sosyal medyada bir istatistiğe denk gelmiştim. İnsanların yurtdışına çıkış oranlarına göre gruplamışlar. Hindistan için %3 olan bu oran Hollanda ve Belçika için %99 civarındaydı. Böyle olmasında şaşırılacak bir şey yok zira ülke o kadar küçük ki, yurt dışına yanlışlıkla çıkabilirsiniz. Hatta navigasyon size evle iş arasında başka bir ülkeden geçen daha iyi bir güzergah bulursa şaşırmam.
Londra’dan trenle gittik. İnanılmaz pratik bir yolculuk oldu. Londra’nın orta yerindeki St. Pancras (Kings Cross) istasyonundan binip Brüksel Midi/Zuid (yine Brüksel’in orta yeri) istasyonunda indik. Ne havaalanı, ne deli gibi aramalar, ne saatler öncesinden gidip beklemeler, ne medeniyetten havaalanına/havaalanından medeniyete geçme derdi falan hiç birine gerek olmadan gittik. Zaten Brüksel’i tercih etmemizdeki en temel sebep de buydu.
Belçika’da gittiğim yerlerden bahsedecek olursak, klasik turist güzergahı sayılabilecek olan Brüksel, Brugge ve Ghent hattında iki full gün geçirdim. Gitmeden önce kafamda Belçika’da nasıl bir hissiyat ile karşılaşacağıma dair çok net bir imaj yoktu. Hollanda’ya çok benzeyeceğini tahmin ediyordum, biraz da Fransa sosu vardır diye düşünüyordum. Çok da yanılmadım.
Gidince insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Belçika diye bir ülke neden var? Haritaya bakınca sanki Fransa ile Hollanda arasında kalan, ikisinin de yutamadığı bir tampon bölge olduğu aşikar. Fransızca konuşanlarla Flemenkçe konuşanların aynı devlet çatısı altında, çok da ikna edici olmayan bir beraberlik içinde yaşamaya çalıştığı tuhaf bir ülke izlenimi var. Elbette dünya haritasındaki her ülkenin varlığı akılla izah edeilemez, zaten öyle olsa elde pek harita kalmazdı. Ama Belçika’da bu hissiyat daha ilk andan kendini belli ediyor.
Belçika’ya dair genel izlenimler
Belçika ile ilgili en olumlu genel izlenimim güvenlik oldu. Yakın zamanda gittiğim Barcelona’da da, uzun zamandır yaşadığım Londra’da da bu güvenlik hissini bu kadar net hissetmemiştim. Belçika’da, en azından gördüğüm yerlerinde, sokakta yürürken sürekli arkanıza bakma ihtiyacı duymuyorsunuz. Buna karşılık korkunç derecede pahalı bir memleket. Avrupa’nın pahalı olduğuna alıştık. Hatta ben Londralıyım. Ama Belçika bu konuda ayrı bir gayret içinde. Öyle saçma sapan bir fiyatı olacakmış gibi durmayan bir mekanda fiyat sormama gafletinde bulunarak aldığım üç çaya verdiğim 18 Euro’yu muhtemelen yıllarca unutmayacağım. İnsan o parayı verince çayın yanında, fincanın alanı kadar da olsa bir tapu senedi falan bekliyor.
Dil meselesi
İlk gözüme çarpan mesele, ülkenin dili ve kimliği oldu. Flemenkçe ve Fransızca meselesini gitmeden önce de biliyordum ve bana muazzam bir model gibi geliyordu. Hatta medeniyetin bir tezahürü olarak hep örnek verirdim ama sahadaki durumu görmek fikrimi değiştirdi. İki dilli ülke olmazmış, bunu anladım. Bir tabelaya bakıyorsunuz bir şey yazıyor, bir bilet alıyorsunuz başka bir şey yazıyor. Sonra fark ediyorsunuz ki birisi aynı yerin Flemekçe adıymış biri Fransızca. Kısacası aşırı medeniyetten geberen bu ülkede bile iki dilli, daha doğrusu iki dilin eşit seviyede kullanılmasına kaynaklı müthiş bir kaos var ve çözülecek gibi değil. Ben şuna kani oldum: hiçbir şart ve şekil altında iki dil tamamen eşit pozisyonda olmamalıdır. Muhakkak bir dilin diğerine üstünlüğü olmalı. Tabelada hangi dil önce yazılacak, memur hangi dilde cevap verecek, okul hangi dilde eğitim verecek gibi soruların tartışmasız ve tekil cevapları olmalı. Barcelona’da da İspanyolca ve Katalanca bir arada kullanılıyor ama İspanyolca’nın ve Katalonca’nın yeri belli. Bir bilette, bir tabelada hangisinin nerede yazılacağı belli, o bakımdan sorun teşkil etmedi. Kısacası iki dil bir aradaysa, roller muhakkak tanımlı olmalı.
Belçika’da bana en tuhaf gelen şeylerden biri de ülkenin değerli ve bilinen yerlerinin büyük ölçüde Flemenkçe konuşulan bölgede olmasıydı. Brüksel zaten ayrı bir mesele, iki arada bir derede. Ama Brugge, Ghent, Antwerp gibi şehirler hep Flaman tarafında. Fransızca konuşulan Valon bölgesinde zihnimde belirgin yer tutan bir şehir neredeyse yok. Bu da ülkenin iç dengesini daha da garip hale getiriyor. Muhtemelen kişi başı milli gelirde bu kadar büyük bir zenginlik olmasa, ya da bir gün koşullar sertçe değişirse haftalar içerisinde Yugoslayva misali komşunun komşuyu boğazladığı bir ortamın oluşacağından hiç şüphem yok.
Kolonyal geçmiş meselesi
Bir de ağızlara sakız kolonyal geçmiş meselesi var. Bugün Belçika’ya baktığınızda Avrupa’nın kuzeyinde, küçük, zengin, düzenli ve sakin bir ülke görüyorsunuz. Sonra aklınıza Kongo’da yaptıkları geliyor. Bu mini minnacık ülkenin Afrika’da yaptıkları, insanların ellerinin kollarının kesildiği, akıl almaz zulümlerin yaşandığı dönem geliyor. Bu konuda ultra-progresif, apolojestik düşünce seline kapılamayacağım. Bugünkü sıradan Belçikalıya kişisel suç yüklemek gibi erdem sinyalleyici, kolay ahlakçılık bana pek anlamlı gelmiyor. Hatta adice geliyor. Fakat Avrupa medeniyetini, bugünkü zenginliği ile geçmişteki zorbalığı yan yana koymadan anlamak da mümkün değil. Belçika bu açıdan çarpıcı bir örnek. Bugünkü haliyle o kadar küçük, sakin ve zararsız görünüyor ki, geçmişteki vahşeti zihinde bir araya getirmek bayağı bir zor. Gençliğinde mahallenin en zalim ve zorba kabadayısı olup yaşlılığında elden ayaktan düşmüş bir adam gibi. Bugün çişini tutamasa da “sen beni gençken görecektin” der gibi bakıyor.
Yeme içme
Belçika’nın meşhur waffle ve patates meselesine de ayrıca değinmek lazım. Waffle kötü mü? Değil. Patates kötü mü? O da değil. Fakat ikisi de etrafında oluşturulan mitolojiyi hak edecek şeyler değil. Neticede biri hamur tatlısı, diğeri kızarmış patates. İnsan Brüksel’de bir dükkânın önünde uzayan kuyruğu görünce içeride gastronomi tarihini değiştiren bir icatla karşılaşacağını zannediyor. Sonra elinize bol soslu, bol şekerli, gayet sıradan bir waffle ya da külahın içine doldurulmuş patates tutuşturuluyor. Ona da yine Euro cinsinden güzelce bir ödeme yapıyorsunuz. Güzeldir, yenir, hatta açsanız memnun da eder. Ama “Belçika’ya gidince mutlaka şunu ye” diye pazarlanan şeylerin nihayetinde köşede satılan en ucuz yiyecek seviyesinde olması da biraz komik. Avrupa milletleri bazı basit şeyleri markalaştırma konusunda gerçekten usta. Bizde olsa mahalle arası büfede yenip geçilecek şey, orada kültürel miras muamelesi görmesi buradaki gastronomik fakirliği gözler önüne seriyor. Türkiye’den gidip dönerci kebapçı açanların da hangi boşluğu doldurduğunu anlamak gayet kolay. Ama bu gastronomik fakirlik bütün zengin ve gelişmiş ullusların kaderi sanırsam.
Şehir şehir Belçika
Brüksel soğuk bir şehir. Bunu havası için söylemiyorum. Şehrin üzerinde garip bir resmiyet, bir devlet dairesi kokusu, bir dosya kapağı rengi var. Güzel mimari noktalarına rağmen meydanlar, tarihi binalar, bazı sokaklar göz kamaştırıcı ama bütün o ağır bir bürokrasi havası da dolaşmıyor değil. Belki de ön şartlanmanın sonucu bilmiyorum. Toparlarsak, ortalama bir Avrupa şehrinden çok daha üst seviyede bir güzellikle karşılaştığımızı söyleyebilirim ama bir şekilde iten bir şey var.
Brugge ise bambaşka. Eşi görülmemiş güzellikte bir yer, hatta hayatımda ortaçağ havası bu ölçüde korunmuş bir yer görmedim diyebilirim. Taş sokaklar, kanallar, kuleler, eski binalar sanki eski bir Avrupa masalı alınmış ve biletle gezmeye açılmış. Fakat Brugge’ün sorunu da tam olarak bu. Şehir, kendi güzelliğinin altında ezilmiş. Aşırı turistik, aşırı paketlenmiş, aşırı tüketilmiş. Bir noktadan sonra şehir mi geziyorsunuz, şehrin dekor olarak kullanıldığı devasa bir hediyelik eşya dükkanında mı dolaşıyorsunuz belli değil. Kaldı ki mekanlar kazıkçı ve fiyatlar saçma sapan. Oturup bir şey içeyim dediğinizde sanki köşedeki tarihi binaya ortak olmuşsunuz gibi bir hesap geliyor. Ama her şeye rağmen muazzam. Ölmeden önce görülmesi gereken bilmem kaç şehir listesinin üst sıralarında yer alır.
Ghent ise bana göre seyahatin en iyi sürpriziydi. Son gün, Brugge’de takılırken son dakika bir kararla “Ghent diye bir yer varmış, gelmişken bi orayı da görelim” diye atladık trene. Zaten Brugge’den Brüksel’e giderken yol üstüydü, yarım saatte vardık. Brüksel kadar kasvetli değil, Brugge kadar müze hiç değil. Ama ikisinden de daha hareketli, daha canlı ve kesinlikle daha yaşanılır, gerçek bir şehir. İnsanlar işe gidiyor, çarşıya pazara çıkıyor, arkadaşlarıyla buluşuyor. Şehir sadece turist öpmek için değil, gündelik hayat için var. Ayrıca kayda değer bir Türk nüfus barındırdığını anlamak için özel bir araştırma yapmaya gerek yok. Çarşı pazarında on dakika yürümek yeterli.
Ghent’in ilginç taraflarından biri de bana yer yer Hollanda’ya aitmiş gibi gelmesiydi. Sadece mimarisiyle değil; kanallarıyla, bisikletleriyle, insanlarının tavrıyla, bütün atmosferiyle. Sanki Hollanda’dan bir şehir alınmış, Belçika sınırları içine konmuş ve orada korunmaya devam etmiş ki muhtemelen gerçekten de öyle. Hollanda sınırına 30 km falan mesafede ve Flemenkçe konuşuyor.
Sonuç
Belçika bende karışık bir tat bıraktı. Güvenli, düzenli, yer yer çok güzel. Fakat pahalı, kimlik olarak parçalı ve tarihsel olarak epey tartışmalı bir geçmişin üzerinde duran, varlığı için herhangi bir rasyonel sebep olmayan bir ülke. İlginç buldum, evet. Tekrar gider miyim? Belki. Ama üç çaya 18 euro verdiğim o masaya bir daha oturmam, orası kesin.