2010’ların ikinci yarısından itibaren Türk beyaz yakasının Avrupa ve Anglofon ülkelere göçü ikinci bir Kavimler Göçü vakası olmaya doğru gidiyor. Ancak, nedendir bilmiyorum, Türk göçmenlerin gittikleri ülkelerdeki şikayetleri hiç bitmiyor. 9 yıldır Birleşik Krallık’tayım, burada çiğköfteci olmamasından tutun 23 Nisan’ın neden resmi tatil ilan edilmediğine kadar aklınıza gelebilecek her konudan şikayet edildiğine tanık oldum. Benim için mesele bu şikayetlerin absürtlüğü değil aslında. Takıldığım konu, bu şikayetlerin hiç bitmemesi. Burada buna dair birkaç tahlilde bulunmak istiyorum.
Geçenlerde Instagram’da bir videoya denk geldim. Bir kadın, Amerika’da yaşadığı yerde hiç kimsenin olmamasından, sokakların boş olmasından, ortalıkta insan görmemekten şikayet ediyordu. Amerika’nın bazı yerleri gerçekten insanın üstüne çökebilecek kadar geniş, boş ve mesafeli olabilir. Ancak insan ister istemez şunu düşünüyor: Orası zaten öyleydi. Siz gelmeden çok önce öyleydi, siz geldikten sonra da her nasılsa öyle devam ediyor, yani size özel bir değişiklik yok. Bu örnekte beni düşündüren şey kadının haklı olup olmaması değil. Belki gerçekten yaşadığı yer ona göre değildir, bilemiyorum. Belki daha kalabalık bir yere taşınsa mesele büyük ölçüde çözülecek. Fakat şikayetin kendisinde tanıdık bir taraf var. Türk göçmenlerde sık gördüğüm o tuhaf beklenti: Gittiği ülke başka bir ülke olsun ama hayatın akışı, insan ilişkileri, sosyal sermayem Türkiye’den çok da uzaklaşmasın. Buna dair tespitime geçmeden önce göçe dair bir takım temeller üzerine konuşmak istiyorum.

İnsan neden göç eder? Cevabı basittir: hayatındaki en temel konulardan en az birinde, geldiği yerden memnun olmadığı için. Bu ekonomi, can güvenliği ya da gelecek kaygısı olabilir. Bazen de sadece daha düzenli, daha öngörülebilir, daha az yorucu bir hayat arzusudur. Ancak Türk yarı-okumuş beyaz yaka kesimleri için göç çoğu zaman bundan fazlasıdır. Bu temel insani ilkelere, kendisinin eklediği statü endişesi de eklenir. Yani hakettiğine inandığı statüyü yakalayamamak da Türk okumu kesimleri arasında göçe dair temel nedenlerden biridir.
Türkiye toplumunun, genel olarak statü toplumu olduğunu düşünüyorum. Kendinin diğerlerinden daha fazla statüye sahip olduğuna dair bir inancı paylaşan sayısız alt grup vardır. Örneğin, Balkan göçmenleri, ekseriyetle kendilerinin bir takım doğuştan gelen özellikleri nedeniyle Anadolullulardan bir tık üstün meziyetlerle donatıldıklarına dair bir inanca sahiptirler. Aynısına Çerkesler başta olmak üzere Kafkas göçmenlerinde de rastladım. Anadolu yerlileri içinde Batılılar, Orta Anadolu ve Doğululardan, Orta Anadolulular Doğululardan üstün olduğuna dair yaygın bir kanıya sahiptirler. Bütün hepsini yatay olarak kesen bir başka ortak kanı olarak şehirliler köylülerden, büyük şehirliler küçük şehirlilerden üstün olduğuna inanıyor. Herkes kendince kurduğu bir statü baloncuğu içerisinde hayatına devam ediyor.
Bir de kazanılan statü vardır. Bu şekilde statü elde etmenin en ucuz yollarından biri de eğitim yolu ile kazanılan statüdür. Üniversite bitirmek çok önemlidir. Hatta üniversite tek başına yetmez, mümkünse namı şanı olan bir okuldan mezun olmak gereklidir. Pestijli bir meslek sahibi olmak da eğitimliler arasında sizi bir üst statüye koyar. Beyaz yakalı bir meslek sahibi olmak, sadece bir para kazanma biçimi değil, aynı zamanda toplumun kalanına attığınız bir farktır. İnsanların sizin emeğinize ve çabanıza saygı da göstermesi gerekir. Bu insanlar kendilerini ülkenin bir değeri olarak görme eğilimindedir.
Elbette statü meselesinin bu denli önemli olduğu bu ortamda, statüyü kaybetme korkusu da bir ülkeyi terk etmek için yeterli bir sebep gibi görünüyor. İşte tam bu noktada Türk insanının zihninde göç, çoğu zaman bir yer değiştirme değil, statü değiştirme olarak yaşanıyor. Britanya pasaportuna sahip olmak, Avrupa’nın en prestijli ülkelerine vizesiz olarak pasaportu okutup girmek, sadece bir bürokratik işlem eksikliği değil bir statü kazancıdır. Hele Türkiye’de bir Avrupa ülkesi pasaportuna sahip olabilmek gerçekten büyük bir statü sağlama gerecidir.
Ancak ihmal edilen kısım şu, çoğu Avrupa ülkesinde bu tarz bir statücülük söz konusu değildir. Eğitim sadece sizin daha iyi bir iş bulmanıza vesiledir, kimse daha eğitimli olduğunuz için size ekstra bir saygı duymaz. Masabaşı bir iş sahibi olmak ya da olmamak çok büyük bir fark yaratmez. Evinize gelen tesisatçıya ya da eşyalarınızı taşıyan işçilere tepeden bakamazsınız. Çok ciddi ayıplanırsınız.
Aynı statücülük meselesi ülke içindeki etnik ve coğrafi ayrımlar için de geçerlidir. Birleşik Krallık’a göç eden Türkler arasında en çok tanık olduğum şey, bilinmeyen bir sebepten ötürü kendilerinin Hint alt kıtasından (Hindistan, Pakistan ve Bangladeş) gelen insanlardan üstün olduğuna inanırlar. Ancak bir Türk’ün bir Hintli’den üstün olabileceğine dair rasyonel ya da irrasyonel hiçbir işaret yoktur. Üstelik Hintliler’in İngilizce’ye olan hakimiyetleri, ülkeye intibak etme ihtimallerini kat kat artırıyor. Ya da İngiltere taşrasından gelen, oraların şivesiyle konuşan ve çoğunluğu eğitimsiz İngilizleri hor görmeye kalkışanlara da rastladım. Ancak bunların anlamsız ve yanlış olması bir yana, fark edildiği takdirde yasal olarak da başlarını belaya sokacak durumlar yaratabilir. Hatta oturma izinlerinin yanmasına kadar gidebilir.
Kısacası, o ülkeye intibak ettiğiniz vakit, sahip olduğunuz statülerin ciddi bir bölümünden sıyrıldığınız bir durumla karşılaşacaksınız. Bitirdiğiniz okul, mesleğiniz, sosyal sınıfınız, doğuştan geldğinize inandığınız statüler, bunların hepsi geride kalıyor. Eğitim mevzubahis olduğunda mesele başka bir ülkede eğitim almanız değil, eğitimin bu toplumda sanıldığı gibi bir statü farkı yaratmaması sorun. Aynı şekilde Bulgaristan’ın bir dağından gelen dedenizin sizi Avrupalı ve Anadolululardan üstün yaptığına dair kurduğunuz içsel sistem de bir geçersiz hale geliyor.

Orada kimse sizin Türkiye’de hangi liseyi bitirdiğinizi, hangi üniversitenin hangi bölümünden mezun olduğunuzu, aile içinde kaç kişinin sizi “bizim çocuk çok zeki” diye anlattığını bilmez. Bilse de çoğu zaman umursamaz. Sistemin içinde bir göçmensinizdir. Kiracı olarak ev bakarsınız, aksanınız vardır, kredi geçmişiniz yoktur, bazen en basit bürokratik işlemde bile çocuk gibi kalırsınız. Türkiye’de size statü veren şeylerin önemli bir kısmı yeni ülkede çalışmaz. İşte rahatsızlık biraz da buradan çıkar. Yani pasaport alıp statü atlamaya çalışırken, söz konusu pasaportun peşinde koşarken geçen ara dönemde sahip olduğu statülerden de sıyrılmak zorunda kalan statü bağımlısı Türk yarı okumuşu, acılar içerisinde şikayetlere başlar.
Bu yüzden bazı göçmen Türklerde tuhaf bir hak edilmişlik duygusu oluşuyor. Sanki gittikleri ülke onları özel olarak davet etmiş, bir takım iyi şartlar sunmayı taahhüt etmiş gibi, hatta kendileri müşteri de yerleştikleri devlet bir satıcıymış gibi garip bir psikolojiye giriyorlar. Halbuki hiçbir ülke, bir yabancya bir takım konforlar sağlamak zorunda değildir. Geldiği yere benzer koşullar sunmak zorunda hiç değildir. Siz oraya giderken şartları görürsünüz, beğenirseniz, kabul edersiniz ve yerleşmek için talepte bulunursunuz. Kalırsınız, beğenmezseniz dönersiniz ya da başka yere gidersiniz. Bu kadar basit bir gerçek bile bazen fazla acımasız geliyor.
Elbette göç edilen ülkelerin de ciddi sorunları vardır. Avrupa’nın bürokrasisi, Amerika’nın sağlık sistemi, İngiltere’nin konut krizi, Kanada’nın soğuğu, Almanya’nın donukluğu bunların hiç biri masal değil. Ancak insan göç ettiği yerin sorunlarını konuşurken, kendi beklentisinin ne kadar makul olduğunu da arada bir yoklamalı. Çünkü bazen şikayet edilen şey genellikle, gidilen ülkenin kötülüğü değil, kişinin eski ayrıcalıklarının orada işlememesidir.
Kısacası, Türk göçmeninin en büyük imtihanı dil, para ya da yalnızlık değil; sıradanlaşmayı kabul etmektir. Yıllarca biriktirdiği statü gereçlerinin neredeyse tamamının anlamsızlaşmasıdır. Çünkü burası Türkiye değil. Zaten bütün mesele de bu.