Eğitim sistemimizin ne derece başarısız olduğuna dair sayısız örnek vardır. Ancak çok başarılı olduğu konular da yok değil. Bunlardan bir tanesi endoktrinasyon ile ilgili. Nesillerdir herkesin kafasına kaktıra kaktıra şu iki bilgi işleniyor:
1. Cumhuriyet = Demokrasi
2. Cumhuriyet Türkiye’de demokrasiyi getirdi
Şimdi bu kavramların nasıl ve ne şekilde çarpıtıldığını, sapla samanın nasıl birbirine karıştırıldığını hep birlikte görelim. Şimdi buradaki beyin yıkama mesajlarını birer birer çürütelim:
1. Cumhuriyet = Demokrasi
Öncelikle kavramları netleştirerek başlayalım. Cumhuriyet, en temel tanımıyla devlet yöneticilerinin halk tarafından belli sürelerle seçildiği yönetim biçimi olarak tanımlanabilir. Monarşi ise devlet yöneticisinin bir hanedan tarafından seçildiği sistemdir.
Demokrasi, iktidarın halkın iradesine dayandığı; serbest seçimler, çoğulculuk ve temel haklarla işleyen yönetim düzeni. Otokrasi ise onun zıddı, yetkilerin tek bir kişide toplandığı; denge-denetimin zayıf ya da yok olduğu yönetim biçimi olarak tanımlanabilir.
Şimdi bu tanımlara bakarsak şunu görebiliyoruz, cumhuriyet, monarşi, demokrasi ve otokrasi arasındaki ilişkiyi ancak bir matriks içerisinde anlamak mümkün.
| Demokrasi | Otokrasi | |
| Cumhuriyet | Almanya, Fransa, ABD, Finlandiya, Arjantin | İran, Çin, Rusya, Türkmenistan, Mısır |
| Monarşi | Birleşik Krallık, Kanada, Ürdün, İsveç, Hollanda | Suudi Arabistan, Kuveyt, Kuzey Kore |
Yani bir rejim cumhuriyetken demokrasi ya da otokrasi olabileceği gibi monarşi iken de demokrasi ya da otokrasi olabilir. Ancak demokrasinin ön şartı cumhuriyetmiş algısı beyinlere öylesine kazınmış ki aksini ispat etmek bazen mümkün olamıyor. Hatta az çok eğitimli kesime anlatmak daha da zor. İnsanların aklı hep Avrupa’daki birkaç cumhuriyete gidiyor, oysa cumhuriyet kavramı Fransa ve Almanya’dan ibaret değil. Somut örnekler vermek gerekirse, Birleşik Krallık ya da İsveç de birer monarşi ancak kıyas kaldırmayacak ölçüde oldukça demokratik memleketlerken İran ya da Çin birer cumhuriyettir ve oldukça otokratik yapılardır. Bazen pek çok demokratik monarşideki krallığın sembolik olduğuna dair açıklama çabaları gelir. Kısmen doğrudur, ama şunu unutmamak lazım, pek çok cumhuriyette özellikle de demokratik cumhuriyette devlet başkanlığı semboliktir. Örneğin Almanya’daki cumhurbaşkanı da en az İsveç’in kralı kadar semboliktir. Kısacası, cumhuriyet ve demokrasi çok farklı şeyler.
Hem bir cumhuriyet rejiminde, hem de bir monarşide yaşamış biri olarak şöyle bir gözlemim var, cumhuriyet rejimlerinde çürüme (corruption) ihtimali çok daha yüksek. Monarşilerde yolsuzluk ve çürüme sıfır değil ama cumhuriyet rejimlerine kıyasla çok daha az. Muhtemel sebebi ise şu, monarşilerde devletin belirli bir sahibinin olması işleri değiştiriyor. Cumhuriyet rejimlerindeki anonimlikten dolayı kamu mallarını yönetici sınıfların şahsi istismarına karşı koruyacak bir mekanizmadan söz edemeyiz. Birleşik Krallık’tan bir örnek vereyim, bizim evin yanında boş bir arazı var. Türkiye’deki devlet malı ya da hazine arazisi bir yer diyelim. Tapu kayıtlarında oranınn sahibi olarak Kral 3. Charles görülüyor. Yani orası devlete, millete falan ait değil. Kanlı canlı bir insana ait. Öyle gidip kafana göre ev kondurup 10 yıl sonra belediye seçimlerinde tapusunu alamazsın, ya da sandalye atıp çay ocağı yapamazsın. Birinin mülkü orası ve her özel mülk gibi eninde sonunda oranın sahibi ya da onun için çalışan birileri gelir seni oradan söker atar. Eski hale getirmenin masraflarını ve kullandığın sürenin kirasını da faiziyle tahsil ederler. Aynı şekilde, ikisi de petrolsüz Arap ülkeleri olan ve aynı zamanda komşu olan Ürdün ile Lübnan arasında dağlar kadar fark var. Lübnan korkunç derecede yozlaşmış bir memleketken Ürdün bu anlamda kıyaslanammayacak kadar iyi durumda.
2. Cumhuriyet Türkiye’ye demokrasiyi getirdi
O da öyle olmadı. Türkiye’de cumhuriyetin aynı zamanda demokrasiyi getirdiğini evrensel kriterlere göre söylemek pek mümkün değil.
Öncelikle, demokrasinin olmazsa olmazı çok partili serbest seçimlerdir. Yani hükümmetin, ahalinin eğilimi sonucunda değiştirilebilmesi; yani, hükümetin süreli olarak seçilmesi ve halk tarafından görevden azledilebilmesi esastır. 1923’ten 1946 yılına kadar Türkiye’de serbest bir seçim olmamıştır, tek parti hatta tek adam rejimleri ile devam edilmiştir. Teoride ilk çok partili seçimler olan 1946 seçimleri bile “sopalı seçimler” ifadesi kullanılacak kadar şaibeli olmuştur. İlk gerçek serbest seçim ise yine kısmen Amerikalıların baskısıyla 1950 yılında, yani Atatürk’ün vefatından 12 yıl sonra gerçekleşmiştir.
Ancak burada şu açıklamayla çok karşılaşıyorum: genellikle Osmanlı döneminde padişahlık yani monarşi olduğu o yüzden demokrasiden sözedilemeyeceği gibi tarihsel gerçeklerle alakasız gerekçeler sonulur. Oysa 1908 yılında, yani Cumhuriyet ilan edilmeden tam 15 yıl önce dahi Osmanlı’da serbest seçimler yapılabiliyordu. Sayısız parti seçimlere katılmıştı ve İttihat ve Terakki seçimlerden galip gelmişti. Hatta sonradan yapılacak olan seçimlerde seçilen milletvekillerinin ciddi bir kısmı Ankara’daki Millet Meclisi’ne katılarak Ankara’daki hükümetin meşru zemine oturmasına katkıda bulunmuşlardır.
Aşağıda 1908 seçimleri haritasını bulabilirsiniz:

Kaynak: https://atlas.nisanyanyeradlari.com/gorsel/yWXupbCZ1YkUnPDgSHBRr
Burada 1931 seçimlerinin ya da 1927, 1931, 1935, 1939, 1941, 1943 seçimlerinin ortak haritasını bulabilirsiniz.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/1931_T%C3%BCrkiye_genel_se%C3%A7imleri#/media/Dosya:1931_T%C3%BCrkiye_Milletvekili_Genel_Se%C3%A7imleri.png
1939’a kadar CHP milletvekili listeleri büyük ölçüde Ankara’da parti merkezinde hazırlanıp seçmenin önüne konuyordu. Yani, bir tane parti ve o partide kimlerin vekil olacağı belli. Sen de vatandaş olarak kime oy verirsen ver, kimin seni temsil edeceğine Ankara’dan karar verilmiş zaten. 1939’da ise sınırlı bir “istişare” denemesi yapılmıştı sadece.
Hatta bir de “kadınlara ikinci seçme seçilme hakkı verilmesi” meselesi var. Buradan Avrupa’daki oturmuş demokrasilere laf çakıp “biz öndeydik” diye gururlanma hadisesi de ayrı bir komedi. Katı bir tek parti rejiminde kadınlar, erkekler, çocuklar, kuşlar, ağaçlar, binbir renkli çiçekler kim oy kullanırsa kullansın fark eder mi? Kimin vekil olacağı zaten Ankara’dan belirlenmiş. Sadece birkaç tane bağımsız vekil seçilme ihtimali var, onların da bir etkisi yok zaten, bütün Meclis’te ihmal edilecek rakamlardaki sayılardaki insan.
Haritalardan da görüleceği üzere Cumhuriyetle beraber demokrasi ve onun en temel gereklerinden biri olan çok partili düzen gelmemiştir. Onun yerine emekleme aşamasındaki çok partili sistem lağvedilip uzunca bir süre tek partili bir rejim kurulmuştur. Demokratik (ya da kısmen demokratik) bir düzene geçiş Cumhuriyet’tin ilanından yaklaşık çeyrek asır sonra mümkün olmuştur. Anayasa’da Türkiye’nin demokratik bir devlet olduğunun ilan edilmesi ise 1961 Anayasası ile mümkün olacaktır. İşte bu yıllar tam da eğitim sistemindeki söz konusu endoktrinasyonun devreye sokulduğu dönemdir.
Toparlayacak olursak, eğitim sistemindeki kalıplardan kurtulmak zor ama bir yerlerden başlamak lazım. Türkiye özelinde Cumhuriyet ve Demokrasi çok da bir arada bulunabilen kavramlar değildir, o bakımdan hem sürekli olarak 1930’lar Türkiyesi’ne referans verip hem de demokrasiden söz etmek ağır cehalet içerir.